Pazar, Aralık 6, 2009 - KARŞILIKSIZ ÇEKLERDE AF
Karşılıksız çekten soruşturması, kovuşturması süren ve hapis yatanlara ceza ertelemesi geliyor.
Çek Yasa Tasarısı TBMM Adalet Komisyonu’nda kabul edildi. Tasarı bu şekilde yasallaşırsa, “Çek Yasası”na eklenen geçici maddeyle, karşılıksız çekten soruşturması, kovuşturması süren ve hapis yatanlara ceza ertelemesi geliyor.
TBMM Adalet Komisyonu iki günlük çalışmanın ardından, Çek Yasası’nda değişiklik öngören yasa tasarısı AKP’lilerin oylarıyla geçti.
Adalet Komisyonu’nda ele alınan alt komisyon raporuna eklenen geçici maddeyle; karşılıksız çekten ceza alanlara “ceza ertelenmesi” geliyor.
Yasa 1/11/ 2009’dan önceki cezaları kapsıyor. Yapılan düzenlemeyle şu değişiklikler öngörülüyor:
Karşılıksız çekten soruşturması, kovuşturması devam eden ve yine karşılıksız çekten hapis cezası alanların infazı yasanın yürürlüğe girdiği andan geçerli olabilecek. Bu çerçevede; Tarafların kendi aralarında miktarın belirli vadelerde ödenmesi hususunda anlaşmaya varmaları ve anlaşmanın bir nüshasının şikayetçi veya yasal temsilci tarafından Cumhuriyet Başsavcılığına veya mahkemeye verilmesi halinde, anlaşmada öngörülen süre kadar soruşturma ve kovuşturmanın durmasına, hüküm infazının ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilmesi öngörülüyor.
Diğer taraftan tarafların anlaşamaması ya da anlaşmanın ilgili kuruma verilmemesi halinde, bu süre iki yıl olarak öngörülüyor. Yasanın yürürlüğe girmesi durumunda taraflar arasında anlaşma sağlanamasa da, öngörülen süre (2 yıl) kadar soruşturma ve kovuşturmanın durmasına, hüküm infazının ertelenmesine veya durdurulmasına karar verilmesi öngörülüyor.
Yapılan düzenlemeyle; anlaşma veya taahhütnamenin en geç, 1 Nisan 2010 tarihine kadar düzenlenmiş ve mercilerine verilmesi, anlaşmanın gereğinin ifa edilmesi durumunda hükmün bütün sonuçlarının ortadan kaldırılması da sağlanıyor.
Verilen vade de ya da anlaşılan vadede gereği yerine getirilmediği takdirde ise hükmün infazının devamına karar verileceği, infazın ertelenmesi ya da durdurulması halinde davanın zaman aşımına girmeyeceği düzenleniyor. Sözkonusu yasa tasarısı Persembe günü Genel Kurulda görüşülecek.
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cuma, Ekim 9, 2009 - 20 BİN MAHKUM CEZASINI EVDE ÇEKECEK
Toplam 75 bin kapasiteli cezaevlerindeki hükümlü ve tutuklu sayısı 115 bine ulaşınca Adalet Bakanlığı harekete geçti. Adli kontrol ve denetimli serbestlik kapsamında 20 bin tutuklunun cezasını evinde çekmesi için çalışma başlatıldı... 75 bin kapasitesi bulunan cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 115 bini geçince Adalet Bakanlığı, bu yığılmayı önlemek için çözüm arayışlarına başladı. Meclis'in açılmasının ardından cezaevlerindeki sayıyı azaltmaya yönelik bazı adımlar atılacak. Yapılacak yasal düzenlemeler ile cezaevlerinde bulunan 20 bine yakın tutuklu veya hükümlünün evlerine geri gönderilmesi bekleniyor. DÖNÜŞÜMLÜ UYUYORLAR Cezaevlerindeki doluluk nedeniyle ranzalar yetmediği için yerlere yatak atılarak mahkumlar yer yataklarında uyuyor. Erzurum Cezaevi’nde ise mahkumlar ëdönüşümlü' olarak uyku uyuyor. Adalet Bakanı Sadullah Ergin bir televizyon kanalında katıldığı canlı yayında "Af yok" demesine rağmen, Türk Ceza Kanunu ve Ceza İnfaz Kanunu'nda yer alan "denetimli serbestlik" başta olmak üzere "alternatif" ceza yöntemlerinin devreye sokulacağını açıkladı. "ADLİ KONTROL" SİSTEMİ Adalet Bakanlığı'nın çalışmaları arasında cezaevlerindeki 115 bin kişinin 45 bininin tutuklulardan oluşması nedeniyle tutuklama yerine “Adli Kontrol” mekanizmasının genişletilmesi yer alıyor. Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 109. maddesine göre adli kontrol 3 yıla kadar olan cezalarda uygulanıyor. Yapılacak düzenleme ile 5 yıla kadar olan cezalarda tutuklama yerine adli kontrol uygulanması planlanıyor. CMK'nın 109. maddesinde tutuklama kararı verilmesine yerine "yurtdışına çıkamamak, hakim tarafından belirlenen yerlere, belirtilen süreler içinde düzenli olarak başvurmak, hakimin belirttiği merci veya kişilerin çağrılarına ve gerektiğinde meslek uğraşlarına ilişkin veya eğitime devam konularındaki kontrol tedbirlerine uymak, her türlü taşıtları veya bunlardan bazılarını kullanamamak ve gerektiğinde kaleme, makbuz karşılığında sürücü belgesini teslim etmek, silah bulunduramamak veya taşıyamamak, gerektiğinde sahip olunan silâhları makbuz karşılığında adl" emanete teslim etmek" gibi tedbirler uygulanabiliyor. YARGI REFORMU TASLAĞINDA VAR Adalet Bakanlığı'nın üzerinde çalıştığı cezaevlerindeki sayıyı azaltmaya yönelik plan, Yargı Reformu Taslağı'nda da yer alıyor. Taslakta "Denetimli serbestlik ile ilgili mevzuat gözden geçirilerek denetimli serbestlik uygulamasını artıracak değişiklikler yapılacaktır" ifadeleri yer alıyor. Taslakta "5237 sayılı TCK’nın 50. maddesinde düzenlenen kısa süreli hapis cezasına seçenek yaptırımlardan olan kamuya yararlı bir iste çalıştırma, belli bir meslek veya sanatı yapmaktan yasaklanma gibi yaptırımların daha etkin ve yaygın bir şekilde uygulanması hususunda gerekli eğitim çalışmaları yapılacaktır” deniyor. DENETiMLi SERBESTLiK GENiŞLETiLECEK 2 yıla kadar olan kesinleşmiş hapis cezalarında uygulanan ëdenetimli serbestlik' hükümlerinin 3 yıla kadar olan hapis cezalarında uygulanması sağlanarak cezaevlerindeki kişi sayısının azaltılması planlanıyor. Türk Ceza Kanunu, kısa süreli hapis cezaları yerine "adli" para cezasına, en az iki yıl süreyle, bir meslek veya sanat edinmeyi sağlamak amacıyla, gerektiğinde barınma imkânı da bulunan bir eğitim kurumuna devam etmeye, mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle, belirli yerlere gitmekten veya belirli etkinlikleri yapmaktan yasaklanmaya, mahkûm olunan cezanın yarısından bir katına kadar süreyle ve gönüllü olmak koşuluyla kamuya yararlı bir işte çalıştırılmaya" karar verilmesine imkan sağlıyor. Kaynak: http://www.kanalahaber.com/ev-hapsi-donemi-basliyor...-haberi-32289.htm
|
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cuma, Ekim 9, 2009 - ÇEK MAĞDURUNUN GÖZÜ MECLİSTE
Çek mağdurunun gözü Meclis'te. Geçen dönemden kalan Çek Yasa Tasarısı 1 ay içinde çıkacak... Yasa karşılıksız çekte hapis cezasını kaldıran hükümler içeriyor.Meclisin açılması ile gözler komisyonda bekleyen yasa tasarılarına çevrildi. Yeni dönemde 190 tasarı komisyonlarda beklerken, 82 tasarı ise Genel Kurul gündeminde bulunuyor. Yaklaşık 100 bin kişiyi ilgilendiren Çek Yasası Tasarısı da, kurulun en dikkat çeken gündem maddeleri arasında bulunuyor. Karşılıksız çekten dolayı mağdur olan binlerce kişinin gözü de Meclis'e çevrilmiş durumda. Geçtimiz dönem Meclis'e sunulan Çek Yasası Tasarısı ile karşılıksız çekten dolayı verilen hapis cezaları kalkıyor. Bu yüzden binlerce mahkum dört gözle yasanın çıkmasını bekliyor. Meclis Adalet Komisyonu Başkanı Ahmet İyimaya, bu yıl komisyonların yenilenme zamanı olduğunu belirterek, "Bu seçimler yapılmadan yasalar görüşülemiyor" diye konuştu. 1 AY İÇİNDE GÖRÜŞÜLECEK Seçim sonrasında komisyonların gündemlerindeki işleri sonuçlandıracaklarını anlatan İyimaya, "Çek Yasası Tasarısı da komisyonun varolan gündeminin bir parçası" dedi. Ayrıca, kulislerde Çek Yasa Tasarı'nın 1 ay içerisinde görüşülebileceği düşünülüyor. Hükümettin, olumlu tavrını sergilemesinin ardından, görüşmelerin gündeme geleceği öngörülüyor. TASARI NELER GETİRİYOR? Çek Yasa Tasarısı'ndan bazı önemli başlıklar şöyle: Karşılıksız çek kesenler para cezasını öderse, daha önceden benzer bir suç işlemiş olsa bile hapse girmeyecek. Karşılıksız çek verenlere 150 bin lira para cezası kesilecek. Çek karşılıksız çıkarsa, çek hesabı açan banka, alacaklıya her çek yaprağı için 474 lira ödeyecek. Bankalar çekin karşılığını zamanında ödemezse, her gün için binde 3 faiz ödeyecek. Çekler, tacir ve tacir olmayan kişilerin çekleri olmak üzere ikiye ayrılacak. Karşılıksız çek verenler kara listeye alınarak, Merkez Bankası tarafından internetten teşhir edilecek. Kaynak: http://www.takvim.com.tr/Ekonomi/2009/10/02/cek_magdurunun_gozu_mecliste
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Pazartesi, Eylül 21, 2009 - PKK' ya af sinyali
Cemil Çiçek’in ‘Dağdaki Türk Vatandaşı PKK’lıların Yüzde 90’ından fazlası hiç ceza almadan serbest kalacak’ demesi, ‘Örtülü af mesajı mı?’ tartışması başlattı TÜRKİYE’NİN “demokratik açılım” konusunda hükümetin yapacağı açıklamaları beklediği bir dönemde Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in sözleri akıllarda soru işaretleri bıraktı. Türk Ceza Kanunu’nun “etkin pişmanlık” hükmünü düzenleyen 221. maddesine atıf yapan Çiçek’in “Kandil’in yüzde 90’ı cezasız inebilir” ifadeleri, “Bu kadar teröristin eyleme karışıp karışmadığını nereden biliyor? Bu örtülü bir af mesajı mı?” yorumlarına yol açtı. Ankara’da, hükümetin direkt bir af yasası çıkarmak yerine, TCK 221. maddenin içeriğinde oynamalar yaparak, dağdan inişi daha da kolaylaştıracak adım atmayı değerlendirdiği konuşuluyor. Muhalefet ise tepkili.
“Çoğu eyleme katılmamış”
Gazeteci Fikret Bila’ya konuyu değerlendiren Çiçek, konuyla ilgili şu değerlendirmeyi yaptı:
“Kandil için konuşuyorum, şöyle bir tablo çıkıyor: Bunların üçte biri yabancı uyruklu. Suriyeli var, İranlı var, Avrupa ülkelerinden katılanlar var. Eğer dağda 4 bin 500 kişi varsa bin 500’ü Türk vatandaşı değil. Geriye kalanların yüzde 90’ı hatta daha da fazlası ise TCK’nın 221. maddesinden yararlanmaya uygun durumda. Terör örgütü üyesi olmak dışında bir eyleme katılmamışlar. Bu durumda olup da teslim olanlar serbest bırakılıyor. Geçtiğimiz günlerde 13 kişi teslim oldu ve durumu uygun olan 10’u serbest bırakıldı.”
Ancak Çiçek’in, lider kadro dışındaki yüzde 90’lık terörist grubu için serbest kalacakları mesajı vermesi, “örtülü af” iddialarına yol açtı. Demokratik açılım çerçevesinde, bu konuda da yeni bir düzenleme olabileceği yönündeki iddialar bir kez daha gündeme geldi. Muhalefet, eleştiri oklarını hükümete yöneltti. Görüşler şöyle:
“Çok yanlış bir yaklaşım”
CHP Grup Başkanvekili Hakkı Süha Okay: Terör ile affı bir arada düşünmek mümkün değil. Af terör ile mücadele için bir yöntem olarak sunulamaz. Böylesi bir söylem, dolaylı olarak terörü teşvik eder. Af söylemini geliştirerek, teröre başvuranların arzularını da azaltacağı düşünülmesin. Terörün son bulması, silaha başvurmanın gündemden çıktığı bir ortamda ancak düşünülebilir. Fiilen sona erer, silah bırakılırsa ve bu konuda güven verici bir ortam varsa, af bir toplumsal barış, kaynaşma ve yeniden topluma kazandırma projesi olarak göz önünde tutulabilir. Şimdiden ‘Af çıkaracağız, sen de silahı sustur’ denmesi çok yanlış bir yaklaşımdır. O yüzden, çok dikkatli kullanılmalı bu söylem. Af, diş macunu gibidir, tüpten çıkarsa bir daha geri sokulamaz.”
“‘İyi yaptınız’ mesajı verilecek”
MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural: “Görünen o ki, terör örgütü mensuplarına af çıkarma gayretindeler. Dün memleketin gençlerine kurşun sıkanlara af ile ‘İyi yaptınız’ denecek. Bu, terör örgütüne verilmiş bir tavizdir. PKK ile mücadelede açılım falan gibi şeylere gerek yok. PKK’nın yapacağı tek şey var, silahlarını bırakıp teslim olmak. Silahla elde edebilecekleri hiç bir şey yok. Silahları bırakmaları tek yol. Türk adaletine teslim olsunlar ve mevzuat gereğince süreci kabul etsinler. Hükümetin af çağrısından kaçınması gerekir. PKK’yı affetmek demek, şehitlerin kanını yerde bırakmak demektir.”
TERCÜMAN GAZETESİ' nden alıntıdır.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Salı, Eylül 1, 2009 - CEZAEVLERİNDE VARDİYALI UYKU
Ceza infaz sisteminin değişmesiyle cezaevlerinde mahkûmların daha fazla süre kalmaya başlaması yer sorununu artırdı. Birçok cezaevinde mahkum ve tutuklular vardiyalı olarak uyuyabiliyor. YAKLAŞIK 75 bin yatak kapasiteli cezaevlerinde mahkûm ve tutuklu sayısı 115 bine yaklaşınca, birçok cezaevinde “vardiyalı uyku” dönemine geçildi. Koridorlarda bile yatacak yer kalmayan cezaevlerinde, mahkûm ve tutukluların bir bölümü uyurken, bir bölümü onların uyanmasını bekliyor. 2007’de TBMM Şiddet Araştırma Komisyonu adına cezaevlerini inceleyen, Hayat Boyu Eğitim Gelişim Derneği’nin Genel Başkanı Adem Solak, 7 bölgede, 17 cezaevinde araştırma yaptıklarını belirtti. Bu kapsamda cezaevi sorunlarıyla ilgili mahkûmlara anketler uyguladıklarını anlatan Solak, cezaevlerinde mahkûm ve tutuklu sayısının kapasitenin çok üstüne çıkmasının beraberinde büyük sorunlar getirdiğini aktardı. Birlikte yatıyorlar Bazı cezaevlerinde yatak ve yer yokluğu yüzünden aynı yatağı iki mahkûmun paylaştığını belirten Solak, dolaştıkları cezaevleri arasında Bursa, Eskişehir, Konya, Diyarbakır, Şanlıurfa, Mardin, Elazığ, Bergama’nın bulunduğunu belirtti ve sözlerini şöyle sürdürdü: “Mahkûm fazlalığı yüzünden sıkıntı olmayan hemen hiçbir cezaevi yok. Örneğin 550 kapasiteli Bursa Cezaevinde, mahkûm sayısı bin 500 civarında. Bırakın adım atmayı, nefes alacak yer yok. O yüzden de birçok cezaevinde mahkûmlar idare ile görüşüp kendilerine göre çözüm yolları bulmuşlar. Bunlar arasında vardiyalı uyku da yer alıyor.” Solak, halen 700 bin kişi hakkında yakala emri bulunduğunu, bunların tutuklanması halinde cezaevlerinin durumunun artık düşünülemez hale geleceğini söyledi. Solak, halen bir kişilik odada 10 kişinin kaldığı cezaevi olduğuna dikkat çekti. Solak’a göre mahkûm sayısının fazlalığı, cezaevlerinin yetersizliği karşısında Adalet Bakanlığının eli, kolu bağlı. Evet, ciddi bir yer sorunu var ADALET Bakanı Sadullah Ergin de, cezaevlerindeki sıkışıklığı, “Maalesef doğru” diyerek kabul etti; ancak çözüm için çalıştıklarını da ekledi. Ergin, Hürriyet’in, “Cezaevlerinde vardiyalı uyku dönemine geçildi” başlığı üzerine şu değerlendirmeyi yaptı: “Tabii başlık sizin tercihiniz; ama yanlış da denemez. Maalesef şöyle doğru. Cezaevlerimizin kapasitesi 75-80 bin civarında. Bugün ise 113 bin 500 tutuklu ve hükümlü var. O nedenle ciddi bir yer sorunu yaşanıyor. Tabii bunda en önemli etken ceza infaz sistemini değiştirmiş olmamızdır. Eskiden 100 gün ceza alan 40 gün yatıyordu. Yapılan düzenlemeyle bu süre 67 güne çıktı. Bunun yarattığı ciddi kapasite sorunu var. Sorunu aşmak için çok hızlı çalışıyoruz. Yeni cezaevlerini bitirmek üzereyiz, en kısa sürede açmaya çalışıyoruz.” Rahşan affıyla mahkûm azalmıştı KAMUOYUNDA “Rahşan Affı” olarak bilinen 22 Aralık 2000’de yürürlüğe giren “Şartla Salıverme, Dava ve Cezaların Ertelenmesi’ne Dair Kanun”dan önce cezaevlerinde mahkûm sayısı 73 bine çıktı. Yasadan toplam 23 bin kişi yararlandı ve cezaevlerinde önemli ölçüde rahatlama sağlandı. Mahkûm sayısı 50 bin civarına indi. Ceza indiriminden yararlananlardan o dönem yeniden suç işleyenlerin sayısı da 672 kişi olarak belirlendi ve bu yasadan yararlananların yüzde 2’sinin de altında kaldı. Ancak mahkûm sayısında daha sonra yeniden artış oldu. Yeni Türk Ceza Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 2005 Haziran’ında, cezaevindeki mahkûm sayısı da 75 bin olarak belirlendi. Yeni kanun da “af” niteliğinde düzenlemeler içerdiği için tahliyeler başladı. Cezaevlerindeki tutuklu ve hükümlü sayısı 52 bine indi. Tahliye edilenlerin çoğu hırsızlık ve gasp benzeri suç işleyenler arasından çıktı. Ancak 2005 Haziran’ında yürürlüğe giren yeni Türk Ceza Kanunu ardından, tahliye edilenlerin yeniden suça karıştılar. Onların dönmesiyle birlikte cezaevleri yeniden hızla dolmaya başladı. Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/12380486.asp
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Cuma, August 21, 2009 - KESK’in çözüm önerileri ...BARIŞA BİR ADIM KALDI...SENDE O
ANKARA - İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a çözüm önerilerini dosya halinde sunan KESK, sorunun çözümü için genel affın çıkarılması önerisinde bulundu.
KESK heyeti, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın ziyareti sırasında Kürt sorununun çözümüne yönelik ve içerisinde önerilerin de yer aldığı bir dosya sundu. KESK’in halkların kardeşliği ilkesinin nasıl somutlanacağına dair önemli birikimler taşıdığı belirtilen raporda, KESK’in bu birikimlerini sorunun çözümü sürecine katkı sağlamak için ortaya koymaya hazır olduğu belirtildi. Sorunun çözümü için KESK’in geliştirdiği öneriler ise şunlar:
*Çözüm yolunda atılması gereken ilk adım sorunun tarafları ve siyasal temsilcilerinin muhatap alınmasıdır,
*Tartışmaların toplumun geniş kesimlerine yayılması için her türlü çözüm önerisinin dile getirilebileceği özgür bir ortamın sağlanması zorunludur. Düşünce ve ifade özgürlüğünü yoruma yer bırakmayacak netlikte teminat altına alacak düzenlemeler yapılmalıdır,
*Öncelikle eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik yeni bir anayasa çalışması başlatılmalıdır. Yeni anayasa çalışmalarında başta siyasi partiler ve parlamento olmak üzere toplumun örgütlü kesimlerinin temsilcileri yer almalı, anayasal vatandaşlık tanımlaması eksen olmalı, başlangıç ilkelerinde herhangi bir etnik kimliğe, kurum ya da değere kutsallık atfedilememeli, “Türkiyelilik” kimliği öne çıkarılmalıdır,
*Siyasi Partiler Kanunu, Milletvekili Seçimi Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu, Milli Eğitim Temel Kanunu, Yüksek Öğretim Kanunu, Basın Kanunu ve Türkiye Radyo ve Televizyon Kanunu olmak üzere, temel hak ve özgürlüklere ilişkin yasalar yeniden düzenlenmelidir. Bu çerçevede seçim barajları kaldırılmalı ve seçimlerde Türkçe’den başka dillerin kullanılmayacağına dair yasa hükmü değiştirilmelidir,
*Siyasi parti mezarlığına dönen ülkemizde siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin düzenleme yapılarak açıkça şiddete çağrı fiili işlenmediği sürece kapatma olmamalıdır,
*Medyada halkların kardeşliğine zarar veren, nefret ve öfke duyguları geliştiren milliyetçi ve militarist dilin terk edilmesine yönelik düzenleme yapılmalıdır,
*Yerel yönetimlerin yetkileri arttırılmalı her şeyi merkezden yönetmek anlayışı terk edilmelidir,
*Bölgeler arası sosyal-ekonomik farklılıklar ve eşitsizlikleri giderici önlemler alınmalıdır. Adaletsizliğe uğrayanlara pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır,
*Korucu sistemi kaldırılmalıdır,
*JİTEM, Kontrgerilla gibi yapılanmalar dağıtılmalı, toplumsal denetimin dışında, şeffaf olmayan derin yapılanmalar ilga edilmelidir,
*Güvenlik güçleri arasında vatandaşlara tam bir eşitlik ilkesi ile yaklaşım hakim kılınmalı; şoven, gerici kadrolaşma terk edilmelidir,
*Bölgedeki mayınlı araziler temizlenmeli, temizlenen alanlar toprak reformu ile bölge halkına paylaştırılmalıdır,
*Çatışma bölgelerinde tahrip olan, yakılan ormanlık alanların yeniden yeşillendirilmesi için çalışmalar başlatılmalıdır,
*Türkiye’nin taraf olduğu uluslar arası sözleşmelere; gerek Kürt sorununun çözümsüzlüğü politikalarının ve gerekse de çalışma yaşamının demokratikleştirilmesinden korkunun yansıması olarak koyduğu çekinceler kaldırılmalıdır,
*İlköğretim 12 yıl, zorunlu, parasız ve herkesin kendi anadilinde olmalıdır,
*Kürtlerin yoğun yaşadığı bölgelere yapılan kamu personeli atamalarında Kürtçe bilen, nitelikli, tecrübeli ve bölge insanına karşı önyargısız kişiler tercih edilmelidir,
*Eğitim sistemi bütünlüklü bir biçimde masaya yatırılmalı; müfredatta var olan milliyetçi, sınıfsal, inançları dışlayan ve cinsiyetçi örüntüler ayıklanmalı, yurttaşlar arasındaki eşitliği, kardeşliği ve insan haklarını temel alan özgürlükçü, demokratik yeni bir müfredatın oluşturulması süreci başlatılmalıdır,
*Kültürel haklar genişletilmelidir,
*Değiştirilen köy isimleri eski hallerine döndürülmeli, insanların çocuklarına kendi dillerinde istedikleri isimleri takmalarına engel olunmamalıdır. Ülkede yaşayan her yurttaşın kendi kimliği ve inançlarını geliştirme çabası teşvik edilmelidir,
*Genel Af çıkarılmalıdır,
*Bu süreçte bedel ödemiş, yakınlarını yitirmiş, fiziksel ve psikolojik travma koşullarında yaşamını sürdürmekte olan yurttaşlarımızın yarasını saracak önlemler alınmalıdır,
*Zorunlu göçe maruz kalmış yurttaşlarımızın köylerine dönüşleri sağlanmalıdır,
*Sokak gösterilerinde tutuklanarak yaşlarının katlarınca ceza istemiyle yargılanan çocuklarla ilgili yasal düzenleme yapılmalı, bu çocuklarımızın olması gereken yerlerine, okullarına dönmesi sağlanmalıdır,
*30 yıllık savaş boyunca gerçekleşen işkence ve katliamları, infazları, faili meçhul cinayetleri aydınlatmak ve sorumlularını yargı önüne çıkarmak için yasal altyapısı olan bir “Hakikatler Komisyonu” oluşturulmalı, bu komisyonda mağdurların da yer alması sağlanmalıdır,
*12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen anayasa hükmü kaldırılmalı Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere cezaevlerinde işlenen suçlar; işkenceler, infazlar, katliamlar ve siyasi cinayetlerin soruşturulabilmesi ve sorumluların adalet önüne çıkarılması sağlanmalıdır,
*Yurttaşlar için hak arama kanalları sonuna kadar açılmalı, örgütlenme önündeki engeller kaldırılmalı; Kooperatifler kanunu, Dernekler Kanunu, Sendikal Kanunlar vb. anti-demokratik içeriklerinden arındırılmalıdır.
|
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Çarşamba, August 5, 2009 - ÖCALAN SÜRECE DAHİL EDİLECEK Mİ? AF GELECEK Mİ?
DEVRİM SEVİMAY'ın röportajları... İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın 29 Temmuz’da toplumun bütün kesimlerine yönelik yaptığı “Gelin Kürt sorununun çözüm sürecine katılın” çağrısı ve “İnşallah çözüm konusunda dünyaya örnek olacak bir Türkiye modeli oluştururuz” temennisi kamuoyunda ilgiyle karşılandı. Aceleyle başlatılmış, kaba bir model ve açılım arayışına girmenin kimseye faydası olmayacağı muhakkak, ancak toplumun artık bir çözüm beklentisinin sınırlarına geldiği de ortada. Model tartışmasının bir anda Türkiye’nin hemen her mahfiline yayılmış olması ve gündemin birinci maddesi haline gelmesi sanırız bunun önemli bir kanıtı. Bugün başlayan “Türkiye Kendi Modelini Arıyor” yazı dizimiz işte bu tartışmayı bir nebze olsun yansıtabilmeyi hedefliyor. Biz “model” meselesini birbiriyle bağlantılı iki başlık olarak ele aldık ve 10 soru belirledik. Toplumun değişik kesimlerini temsil eden isimlerine aynı 10 soruyu aynı sayfa içinde yönelttik. Sorular net ve kısa. Çünkü doğrusu 1806’daki Abdurrahman Paşa isyanından beri hakkında söylenmedik söz kalmayan bu meseleyi 2009 Ağustosunda en somut haliyle konuşabiliyor olmayı istedik. Temennimiz bu veya benzeri sorulara artık öyle isabetli yanıtlar verelim ve sonunda öyle bir “ortak akıl” yaratalım ki bir 200 yıl daha bu sorunu tartışmayalım. Zira bulunacak çözüm modelinin, toplumun mümkün olduğunca geniş bir kesiminin mutabakatını alması, hayata geçirilmesinin de ön koşullarından biri olsa gerek.
İŞTE MİLLİYET’İN SORULARI
ÇATIŞMANIN ÇÖZÜM MODELİ 1- PKK’nın silah bırakması ve dönüş sürecinde nasıl bir yöntem izlenmelidir? 2- PKK kadrolarını dağdan indirmek amacıyla af ilan edildiği takdirde kapsamı ne olmalıdır? 3 - Çözüm sürecine Abdullah Öcalan’ın da dahil edilmesi yolundaki taleplere nasıl bakıyorsunuz? 4- Çözüm süreci boyunca operasyonlar durmalı mı durmamalı mı? 5- Terörün bitme menziline girdiği konusunda yayılan iyimser havaya katılıyor musunuz?
KÜRT SORUNUNUN ÇÖZÜM MODELİ 6- Türkiye’de yaşayan Kürtlere mevcut Anayasa ve yasalarla tanınmış olan hak ve özgürlükler alanının genişletilmesi gerektiğini düşünüyor musunuz; düşünüyorsanız bu düzenlemeler neleri içermelidir? 7- Soruna çözüm çerçevesinde demokratikleşme paketi ve ekonomik önlemler yeterli midir? Bölgeye özel düzenlemeler de yapılmalı mıdır? 8- Toplumsal mutabakatın sağlanması için sizce en çok dikkat edilmesi gereken husus nedir? 9- Sizin açınızdan bulunacak çözüm modelinin “olmazsa olmaz” çizgileri nelerdir? 10- Bu konuda sorulmadığı halde yanıtlamak istediğiniz soru varsa nedir?
MAKSİMALİST İSTEKLER SÜRECE ZARAR VERİR SÖNMEZ KÖKSAL (Eski MİT Müsteşarı, E. Büyükelçi): 1- EN UYGUN OLANI GİZLİ YÜRÜTÜLEN MÜZAKERELER Bence en uygunu gizlilikle yürütülecek müzakere yöntemidir. Böylesine hassas bir konuda her şeyin her an kamuoyunda tartışmaya açılması süreci daha başında çıkmaza sokabilir. Önemli olan PKK adına müzakereleri yürütmek konusunda tam yetkili kimin olduğudur. Bu kimsenin liderlik ve alt kadroları kontrol altında tutabilmesi en önemli konu. Akil adamlar kamuoyunun ikna edilmesinde etken olabilir. Arabuluculuk kurumsal eşitliği içerdiği için söz konusu olamaz. Yapılması uzun zamandan beri konuşulan “Kürt konferansı” ise pankürdizmi çağrıştırıyor ve olsa olsa PKK’ya silah bırakma çağrısı yapabilir.
2- ÜÇ KADEMELİ ÇÖZÜM ÜZERİNDE DURULABİLİR Çıkarılan çok sayıda pişmanlık yasasının bir sonuç vermediği biliniyor. Şimdiye kadar çeşitli çalışma şemalarında vurgulanan üç kademeli bir çözüm üzerinde durulabilir. İlk kademe dağ kadrosunda yer almakla beraber terör eylemine karışmamış olanlar için Mahmur kampı aracılığıyla eve dönüş imkânı sağlanır. İkinci kademe terör eylemine karışmış olanları kapsar. En zor çözüm gerektiren kategori budur. Uluslararası hukuk açısından vatandaşı olan ülkelerle (özellikle Irak, İran, Suriye) çetrefil sorunlara gebedir. Mahmur kampının boşaltılması dahil, süreç başlamadan önce bu sorunlara çözümler üretilmiş olması gerekir. Nihayet üçüncü kademede liderlik kadrosu için fikre yatkınmış izlenimi veren - Kuzey Avrupa ülkelerinden birinden sığınma talebinde bulunulur. Bunların Kuzey Iraktan çıkmaları kesinlikle sağlanmalıdır.
3- SÜRECE ÖCALAN’IN DAHİL EDİLMESİNE KARŞIYIM Sürece Öcalan’ın adeta resmen dahil edilmesi fikrine hem ilkesel hem de kamuoyunun tepkileri nedeniyle karşıyım. Öcalan’ın sürecin olumlu şekilde başlatılıp, sonuca ulaşmasında önemli bir aktör olduğu muhakkak. Ancak, sürece doğrudan katkı yapar konuma zamansızca getirilmesi, korkarım süreci daha başında torpilleyebilir. Sürecin gizlilik içinde yürütülmesini bu açıdan da önemsiyorum. Bu konuyu şimdilik zamana bırakmak lazım.
4- PKK SİLAH BIRAKIRSA OPERASYONLAR DURUR Operasyonların durması daha çok PKK’nın tutumuna bağlı. İlk aşamada bütün silahlı gücünü Kuzey Irak’a çeker, daha sonra da silah bırakmayı fiilen uygulamaya sokarsa operasyonlar zaten sona erer.
5- TAHRİKLERE KAPILMADAN SÜRECİ GELİŞTİRMELİYİZ Böyle bir hava seziliyor, ancak son derece dikkatli olunması gereken bir dönemdeyiz. Soğukkanlılıkla, tahrik ve yönlendirmelere kapılmadan süreci geliştirmeye çalışmak gerekiyor.
6- SOKAKTAN TOPLANANLAR ÇOCUĞUMUZA ÖĞRETEMEZ Kürt kökenli vatandaşlarımızın bu ülkeye aidiyet duygularını geliştirici alınabilecek ek önlemler ne ise onlar alınmalıdır, ancak maksimalist istekler sürece zarar verecektir. Örneğin, Kürtçe eğitim hemen uygulayalım denirse, bu mümkün mü? Öğretmen olarak sokaktan toplayacağımız Kürtçe bilenlere mi çocuklarımızı teslim edeceğiz?
7- TRAJİK DÖNEM BİTİNCE YENİ YAPILANMA OLUR İlk aşamada bireysel özgürlük alanının genişletilmesi ve ekonomik önlemlerin geliştirilmesinin yeterli olacağını düşünüyorum. Türkiye’de merkeziyetçi yönetimin bütün hastalıklarını içeren bir devlet yapısı var. Cumhuriyet tarihinin bu trajik dönemi dönüşü olmayan şekilde kesin olarak sona erdiğinde, bölgesel ekonomik-sosyal-kültürel alanlarda yeni idari yapılanma modelleri de kaçınılmaz olacaktır.
8- AŞIRI DUYGULAR KONTROL EDİLMELİ Gerçekçilik, aşırı ulusalcı ve etnik milliyetçilik duygularının kontrol edilmesi, kamuoyunu ikna etmek, dayatmacı olmamak, empati yapmak.
9- BİREYSEL ÖZGÜRLÜKLER AVRUPA GİBİ GENİŞLETİLMELİ Türkiye’nin ulusal ve toprak bütünlüğü; demokratik, laik, sosyal, hukuk devleti ilkeleri; bireysel özgürlüklerin Avrupa ölçütünde genişletilmesi modelin ana parametreleridir.
10- HERKESİN GÖREVİ KAN AKMASINI DURDURMAK 1984’ten bu yana çok değerli yıllarımız tarihimizde kayıp yıllar olurken Yunanistan gibi komşu ülkeler adeta çağ atladılar. Kökenimiz ne olursa olsun, bu topraklar üzerinde yaşayan herkesin başlıca görevi, kan akmasını durdurmak; gelecek kuşaklara güçlü, müreffeh, barış içinde el ele yaşanan bir ülkenin bugünden temellerini atmak olmalıdır. “En başından beri söylüyorum; nihai çözüm anayasaldır” diyen Tuğluk mevcut Anayasa’nın Türkleri de yüceltmediği görüşünde.
AF, EN SON ADIM OLMALI VE HERKESİ KAPSAMALI AYSEL TUĞLUK (DTP Diyarbakır Milletvekili) 1- ÇÖZÜM EKSENİ OLUŞMADAN SİLAH BIRAKMAZLAR Diyalog! Bunu DTP ile mi yaparlar, Öcalan’la mı, bilemem ama -ki bana göre en gerçekçi olanı Öcalan ile olmasıdır- bir diyalog mekanizması oluşturulmalı. Kürt meselesi olanca ağırlığıyla sürüyorken, siyasi ve hukuki zemin çözüm eksenli oluşturulmamışken, binlerce insanın gelip silah bırakmasını beklemek hayalcilik olur. Çözüm süreci işlemeli, sosyal-siyasal hayata katılımın önü açılmalıdır.
2- ÖNCE AF TARTIŞILIRSA TIKANMALARA NEDEN OLUR Af, Kürt meselesinde en son ele alınması gereken bir konudur. En başta tartışılırsa sıkıntılar ve tıkanmalara neden olur. Af konusu artık Kürtlerde de ciddi bir tepkiye yol açıyor. Zira, acıların, kayıpların, şiddetin her türlüsüne Kürtler de maruz kaldı. Bu affediş karşılıklı olacaktır! Unutmayalım 17 bin faili meçhul cinayet bu ülkede bu topraklarda işlendi. O nedenle af yerine toplumsal barış yasası denmesinden yanayım. Eğer çözüm aşama aşama geliştirilir ve en son adım olarak af atılacaksa, herkesi kapsamalı.
/>3- DTP İLE AKP, NEYİ,NE KADAR YAPABİLİR, GÜÇ GETİREBİLİR Öcalan, Kürt tarafında hem siyaseten önemli bir aktör hem de halk nezdinde ciddi bir lider olarak kabul ediliyor. Bu objektif bir durum. Bu gerçeğin değişme olasılığı yok. Aksine, her geçen zaman kendisine olan bağlılık ve beklenti artmaktadır. Çözüm sürecinde bize göre belirleyici konumdadır. Ve bu asla bir dayatma değildir. Varolan somut gerçeği işaret ediyoruz. Kürt meselesi o kadar karmaşık ve kaotik bir hale getirildi ki, gerçekten de bu meseleye tam anlamıyla hâkim olabilecek biri ya da bir güç olmazsa işin içinden çıkamayız. DTP, bu çok çıkarlı-çok denklemli, küresel siyasetin bölge zeminindeki bu en müthiş (sorun olarak) kozu ve unsuru durumundaki realitesi karşısında neyi ne kadar yapabilir veya güç getirebilir? Bir ortam hazırlayabiliriz elbet, ama bizi aşacak çok şey çıkar. Ya da AKP bu haliyle işin üstesinden nasıl gelebilir? Öcalan olgusu bu açıdan değerlendirilmelidir diye düşünmekteyim.
4- SIKIŞTIRDIĞINIZ KEDİ BİLE TIRMALAR Herkes bunu önkoşul olarak dayattığımızı söylüyor. Oysa ölümlerin bitmesi ve bir çözüm atmosferinin oluşması için bunu talep ediyoruz. Bir kediyi bile köşeye sıkıştırırsanız, sizi tırmalar o can havliyle! PKK bir eylemsizlik kararı almış ve büyük oranda buna uyuyor. Ancak, operasyon gelişince kendi savunmasını almak durumunda kalıyor. Bu böyle sürünce kimse barış olacağına inanmaz. Olmaz da! Provokasyonları çatışmasızlık ortamında önleyebiliriz ancak.
5- TARTIŞARAK, ANLAYARAK BİR UZLAŞI YARATABİLİRİZ Bu sorunuzu daha objektif algılayarak yanıtlayayım: Çatışmaların bitirilmesi için bana göre de iç ve dış konjonktür hiç bu kadar uygun olmamıştı. Bu savaş birkaç büyük silah sermayesi dışında kimsenin çıkarına değil artık. İnsanlar da, siyaset de, çağ ve koşullar da savaşı kabul etmiyor. Demokratik yöntem ve diyalog galebe çaldı! Herkes kendisini çözüm sürecine hazırlamalıdır. Kürt meselesinde yeni bir dönemece girdik. Tartışarak, konuşarak, birbirimizi anlayarak bir uzlaşıyı yaratacağımıza inanıyorum.
6- KÜRTLER VARLIKLARINA HUKUKSAL GÜVENCE İSTİYOR Bütün bu kavga bunun için zaten! Anayasal vatandaşlık hukuku hâkim kılınır ve özgürlüklerin alanı genişletilirse, -ki bu yeni ve demokratik bir anayasa ile olmalıdır- meseleye büyük oranda çözüm bulmuş olacağız. Yani, siyasi partiler ve seçim yasasından tutun da anadilde eğitim ve basın yayın özgürlüğüne kadar, bireysel haklardan kültürel haklara kadar çoğulcu, demokratik ve özgürlükçü bir anayasaya ülke olarak ihtiyacımız var. Yerel yönetim reformunu (Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartnamesi çerçevesinde) ayrıca çok önemsediğimizi de belirtmek isterim. Bilinmeli ki Kürtler tüm halklar gibi varlıklarına saygı ve bunun hukuksal güvencelerini istiyorlar. Bundan milim geriye gitmeyeceklerdir.
7- BÖLGEYE ÖZEL PROGRAM VE POZİTİF AYRIMCILIK Bölge ekonomik ve sosyal rehabilitasyon programları eşliğinde özel olarak ele alınmalıdır. Pozitif ayrımcılık uygulanmalı.
8- ÖCALAN’IN KOŞULLARINDA RAHATLATMAYA GİDİLMELİ Ölümcül tecridin kaldırılarak Öcalan’ın koşullarında öncelikle ciddi bir rahatlatmaya gidilmesi.
9 ANAYASAL ZEMİNDE SOMUT DEĞİŞİKLİKLER OLMALI Anayasal zeminde -demokratik, politik ve kültürel- somut değişiklikler, herkesin -Öcalan ve tüm PKK’lıların- sosyal ve siyasi hayata katılımı, ki bu “toplumsal barış yasası”na tekabül eder; bir de en önce diyalog mutlaka olmalı.
10- KARŞILIKLI ÖZELEŞTİRİYLE YENİ DÖNEM BAŞLATABİLİRİZ Bakan Atalay’ın açıklamalarını önemsiyorum. Önce yöntem ve üslupta bir ortaklığımız olmalıdır. Acılar, sorumluluklar, sorunlar hatta çıkarlar ortaktır. Bin yıllık tarihimizi Türk-Kürt ilişkilerini demokratik, adil ve stratejik boyuta taşıyarak sarsılmaz kılabiliriz. Karşılıklı bir özeleştiri ve politik olgunlukla yepyeni bir dönem başlatabiliriz. Tıpkı Mevlana’nın dediği gibi; ...Dünle beraber gitti, cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait, yeni şeyler söylemek lazım. DİSK Lideri Çelebi, özellikle altını çiziyor: “Demokrasi bir bütündür. Biz en geniş hak ve özgürlükleri bu toprakların ü;zerinde yaşayan herkes için istiyoruz.” ÇÖZÜM: ‘TÜRKİYE CUMHURİYETİ YURTTAŞLIĞI’ SÜLEYMAN ÇELEBİ (DİSK Genel Başkanı) 1- SİLAHLARI SUSTURACAK YÖNTEMLER REDDEDİLMEMELİ Kimsenin ağzına barışı almadığı, korkunun hâkim olduğu 1994 yılında yapılan DİSK 9. Genel Kurulu’nda “Sorunun her türlü yasak, korku, yıldırma ve kısıtlamadan uzak biçimde tartışılmasını zorunlu gördüğümüzü” belirtmiştik. Bugün de aynı noktadayız. Yüzü barışa dönük olan, silahların susmasını sağlayacak hiçbir yöntem reddedilmemelidir. Kürt sorunu yeteri kadar belirgindir; demokratik, siyasi bir kararlılık ve toplumsal mutabakat bizce yeterlidir.
2- DÖNECEK İNSANLARIN TOPLUMA KAZANDIRILMASI GEREKİR Biz DİSK olarak özellikle 12 Eylül sonrasındaki tüm hukuksuz, antidemokratik yargılamaların sonuçlarının ortadan kaldırılması için bir genel af çağrısını dile getirmiştik. Fakat sorun dağdan indirmekten ibaret değildir; dönüşü sağlanan insanların topluma kazandırılmaları da gerekir. Bu nedenle gerekli yasal ve sosyal düzenlemeler de yapılmalıdır.
3- KİŞİLERE İLİŞKİN KARARLARDA TOPLUMSAL UZLAŞMA ŞART Belirli kişilere ilişkin kararlar ancak üzerinde büyük bir toplumsal uzlaşma sağlanırsa alınabilir. Zaman içerisinde bu konuda da uzlaşmaya varılabilir. Bunu hep birlikte göreceğiz.
4- TÜRKİYE’NİN YENİ TABUTLAR GÖRMEYE TAHAMMÜLÜ YOK Eğer niyetimiz üzüm yemekse, yüzü barışa dönük olan bu atmosfer iyi değerlendirilmelidir. Türkiye’nin artık yeni genç tabutlar görmeye tahammülü kalmamıştır. Ne bir damla kan akmalı ne de bir damla gözyaşı.
5- ’DENEDİK AMA OLMADI’ SONUCU ORTAYA ÇIKMAMALI Demokratik ve barışçıl bir çözümün sağlanması konusunda bugüne kadar yakalayamadığımız bir fırsattır bu. Böyle bir aşamada en tehlikeli şey “Denedik ama olmadı” sonucunun ortaya çıkma riskidir. Bu ihtimali düşünmek bile istemiyorum.
6- TARTIŞMAYI ÖNLEYEN YASAL VE İDARİ ENGELLER KALKMALI Birinci ihtiyaç insan haklarını, özgürlükleri geliştirecek sivil ve demokratik bir anayasayadır. DİSK olarak biz anayasa teklifimizi kamuoyuna sunduk. Herkesin dilini, kültürünü, inancını özgürce yaşayabileceği “Türkiye Cumhuriyeti Yurttaşlığı” çözüm için temeldir. Sorunun çözüm yollarının bütün boyutlarıyla sınırsızca tartışılmasını önleyen yasal ve idari engeller kaldırılmalıdır. İlk önemli adımlar bunlardır.
7- YERİNDEN YÖNETİM İLKESİ HAYATA GEÇİRİLMELİ Genel siyasi af dahil, devletin sorunun demokratik çözümünde kararlılık göstermesi, bölge halkının eşit yurttaşlar olarak sosyal hizmetlerden, istihdam ve yatırım olanaklarından yararlanmasının sağlanması çözümün önünü açacaktır. Bir arada yaşama kültürünün sağlamlaşması, bölgesel eşitsizliklerin kamu eliyle giderilmesi için kararlı bir “bölgesel kalkınma planı” uygulanmasına; insanların kendi yaşamları ile ilgili kararları kendilerinin alabilmesinin önünü açan “yerinden yönetim ilkesi”nin yaşam bulmasına da bağlıdır.
8- SİLAH ELDEYKEN KONUŞULAN DİL ARTIK İFLAS ETTİ Toplumsal mutabakat yasak ve korkulara hitap eden “geri” noktalarda değil, süreci geliştirecek daha cesaretli ve ileri noktalarda sağlanmalı. Karşılıklı hassasiyetler elbette dikkate alınmalıdır, fakat bunun süreci suiistimal etmesine de olanak tanınmamalıdır. Bugün geldiğimiz noktada şunu görmeliyiz; silah temel alan politikalar gibi silah eldeyken konuşulan dil de artık iflas etmiştir. Çözüm içerideki dinamiklerdedir. Halkı bu süreçten dışlayarak kalıcı bir çözüm üretmek olanaksızdır. Kimse bundan siyasi çıkar beklememelidir.
9- ÇÖZÜM OLACAKSA HERKES KÜLTÜRÜNÜ ÖĞRENEBİLMELİ Tabii ki toprak bütünlüğümüz ve cumhuriyetimizin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olma ilkeleri kesinlikle tartışma konusu yapılmamalıdır. Bununla birlikte toplumda barış olmadıkça demokrasiye, demokrasi olmadıkça barışa ulaşılamayacağı gerçeğinden hareket edilmelidir. Bir çözüm olacaksa elbette herkesin, dilini, kültürünü özgürce öğrenebilmesi ve kullanabilmesi, geliştirmesi için bu olanakların sağlanması da esastır.
10- SÜRECE KATKILAR SAĞLAYAN MEDYAYA TEŞEKKÜR EDERİM Eşitlikçi ve özgürlükçü bir Türkiye için, Kürdüyle Türküyle, Çerkezi, Gürcüsü, Ermenisi, yaşlısı, genci, kadını ve erkeğiyle bütün emekçiler ve böyle bir Türkiye’yi özleyen herkes, demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesini, neoliberal saldırının yarattığı tahribata karşı sosyal haklar mücadelesiyle birleştirmek için gayret sarf etmelidirler. Bu konuları tartışarak sürece önemli katkılar sağlayan bütün medya çalışanlarına teşekkür ediyorum.(milliyet) MİLLİYET-02 AĞUSTOS 2009
|
|
Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Salı, Hazirane 9, 2009 - 20 BİN YENİ MAHKUM
| | .jpg) Mahkum sayısı geçen yıl 90 bindi. Bu yılın ilk 5 ayında rakam 110 bine fırladı...Son 5 ay da mahkum sayısında yüksek bir artış oldu. Adalet Bakanı Sadullah Ergin, geçen yıl sonu itibariyle 90 bin 837 olan cezaevindeki utuklu ve hükümlülerin sayısının 14 Mayıs 2009 tarihi itibariyle 110 bin 880 kişiye ulaştığını açıkladı. Bakan Ergin, yatak kapasitesinin de yeterli olduğunu açıkladı. Gaziantep Milletvekilimiz Sayın Yaşar Ağyüz'ün so ru önergesine sözlü yanıt veren Adalet Bakanı Ergin, “Ceza infaz kurumlarımızın yatak kapasitesi ile aynı dönemdeki tutuklu ve hükümlü sayıları yıllar itibarıyla aşağıdaki şekliyle gösterilmiştir. -2007 yılı ocak ayı itibarıyla yatak sayısı 74.140 iken toplam hükümlü ve tutuklu sayısı 70.277, -2008 yılı ocak ayı itibarıyla yatak sayısı 86.387 iken toplam hükümlü ve tutuklu sayısı 90.837, -14 Mayıs 2009 tarihi itibarıyla yatak sayısı 103.904 iken toplam hükümlü ve tutuklu sayısı 110.880 kişidir” dedi. | | |
|
Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Çarşamba, Mart 18, 2009 - Tehlikenin farkında mısınız?
Recep Tayyip Erdoğan Cumhurbaşkanı olabilir mi?
Kamuoyu yoklamaları; yoklaya yoklaya, AKP'nin tek başına yeniden iktidar olacağını, Başbakan Erdoğan'ın da Cumhurbaşkanı olacağını bulmuşlar! Kendi kendilerini tekrarlıyorlar! Belli ki; konuyu ve reklamı "sıcak" tutuyorlar, kamuoyunu hazırlıyorlar. Bazılarına göre de kurbağa yavaş yavaş ısıtılıyor! Ne diyelim, demokrasilerde olabilir!? Yokla bir kamuoyu, demli olsun!
Belki de, Sayın Erdoğan demokrasimizin son zamanlarda yetiştirdiği ender liderlerden birisidir! Bizim bilmediğimiz, göremediğimiz meziyetleri vardır! Belki de daha önceki Cumhurbaşkanlarımızdan, Kenan Evren'den, Turgut Özal'dan, Süleyman Demirel'den bir farkı da yoktur!? Öyle ya! Başbakanlık Basın Sözcüsü Akif Beki; yazdığı bir kitapta, Erdoğan ile Hz. Musa'nın yaşamları arasında ilginç paralellikler keşfetmiş! Hayret! Hz. Musa'nın "üç noktalı ..." "ananı da al git" gibi mesajlar verdiğini ben duymamıştım! İstihareye yatıp, Hz. Musa'ya şeyhinden resmen mesaj ileten profesörleri de duymadım! Hz. Musa'nın, dönemin kadısına, "parası kadar kefil" olduğunu da duymadım! Siz duydunuz mu? Önce, "Şeyini şey eden" sonra da "heykeli dikilecek adam" olduğunu iddia eden TBMM Başkanı Bülent Arınç Beyefendi ile Başbakan Erdoğan birlikte aday olursa, nasıl olurdu acaba? Ne de olsa, birbirlerinin dilinden iyi anlıyorlar!
Cumhurbaşkanı Seçimi ve Tayyip Erdoğan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan; Cumhurbaşkanı olmak istiyor, ancak bunu resmen açıklayamıyor. Adaylığını açıklamayı ve bu adaylığa karşı tartışmaları erken bulduğunu söylüyor. Bunun yerine dolaylı olarak imalarda bulunuyor, bulunduruyor. Anayasa Hukuku çerçevesinde tartışmalar hariç, AKP kağıt üzerinde, Erdoğan'ın TBMM'nde Cumhurbaşkanı seçilmesini sağlayacak çoğunluğa sahip gibi görünüyor. Ancak, çeşitli nedenlerden dolayı, Erdoğan'ın Cumhurbaşkanı adayı olmasına ve seçilmesine ciddi bir muhalefet var. Öyle ki; Erdoğan'ın henüz adaylığını açıklamamış olmasına rağmen, muhalefet tartışmaları başlatmış bulunuyor. Tartışmaların özünde şu başlıklar dikkat çekiyor: - Başbakan Erdoğan'ın; Türkiye'de islamın siyasallaştırılmasının temsilcilerinden olması, siyasal-yeşil sermaye ile içiçe olması, - AKP'nin dört sene önceki seçimlerde seçim sisteminin de bir cilvesi olarak %34 oy ile TBMM'nin çoğunluğunu ele geçirmesi ve bu anlamda "haksız" AKP çoğunluğunun cumhurbaşkanını tek başına seçme gücüne sahip olması, - dinin siyasallaştırılmasının boyutunun cumhurbaşkanlığı makamına taşınması, - parlamenter rejimin özünü teşkil eden kuvvetler (yasama, yürütme ve yargı) ayrılığı ilkesinin ortak paydasının siyasallaştırılmış din olması, diğer bir ifade ile kuvvetler ayrılığının din temelinde kuvvetler birliğine dönüşmesi, - ılımlı/güdümlü islam, Büyük Orta Doğu Projesi, Soros'un temsilciliğini yaptığı finans kapital gibi Atatürk, Kemalizm ve ulus devletler karşıtı kökü dışarıda akım ve dayatmalarla içiçe olması, paralel hareket etmesi, - Gulbettin Hikmetyar, Fatih El Hassenein ve Yasin El Kadı, Barzani ve Talabani ile sıradan olmayan ilişkileri, - AKP Hükümeti döneminde irticai tırmanma, rejim kaygısı, laikliğin tehdit altında olması, - Erdoğan'ın sabıkalı geçmişi, - "Damardan girilen" yolsuzluklar ve "görünmez holding", - eşinin türbanlı olması, - Anayasa'da tanımlanmış olan Cumhurbaşkanı seçileceklerde aranacak nitelikleri taşımaması, - Cumhurbaşkanı adayında ve seçiminde siyasal uzlaşı ve mutabakat gerektiği ve muhalefet partilerinin Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı konusunda mutabakat içinde olmaması. Erdoğan'ın cumhurbaşkanlığına en fazla karşı olan CHP ve MHP liderleri, seçmenlerine şimdiden Erdoğan'ın aday olması ve Cumhurbaşkanı seçilmesi halinde, "köşk"ten indirme sözünü verdiler. CHP ve diğer siyasi partiler için birlikte ve gerektiğinde sine-i millete dönme ihtimalinin değerlendirilecek olması konunun ve muhalefetin ciddiyetinin ayrı ayrı göstergeleri arasında. Bir çok AKP'li milletvekili, siyasal liderleri Erdoğan'ın cumhurbaşkanı seçilmesinin AKP'ye ciddi oy kaybettireceği endişesi taşıyor. Erdoğan'ın cumhurbaşkanı adayı olmasının ve/veya seçilmesinin; siyasi olduğu kadar hukuki ve ekonomik gerilimlere neden olacağı ortada. Bu gerilimlerin ve yaratacağı olumsuz etkilerin ve risklerin sosyo-ekonomik büyüklüğü, boyutu, derinliği ve sonuçları ciddi, ama tam olarak da önceden kestirilebilir nitelikte değil. Önümüzdeki dönemde; "gülü seven dikenine katlanır", "aşığa Bağdat uzak değil", "canı oynamak istemeyen gelin, yerim dar dermiş" gibi atasözlerimiz ön plana çıkar mı dersiniz?
Fazla Söze Gerek Var mı? İslamın siyasallaştırılmasına ve piyasalaştırılmasına, dolayısıyla da hem inananların, hem kutsal değerlerimizin hem de İslamın; kişisel çıkarların, ulusal ve uluslararası güç odaklarının hizmetine sunulmasına, yönlendirilmesine, kullanılmasına karşı çıkmak gerekir. Samimi ve içten gelen inancı, gerçek islamı Allah ile başbaşa yaşamak varken, kendileri dışındaki diğer insanları beyinleri yıkanmış, Kur'an yolundan çıkmış olarak nitelendirip, değiştirmeye çalışmak nedendir ki? Özellikle de dünyada insanlığın geleceğini tehdit eden ve mücadele edilmesi, ortadan kaldırılması gereken onca haksızlık, eşitsizlik, adaletsizlik, yolsuzluk, yoksulluk, hastalık, çevre sorunları ve risk varken!
Başbakan Erdoğan'ın Açıklanmaya Muhtaç İlişkiler Ağı Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı adayı olabilir. Bu gayet normal! Ancak, açıklanması gereken bazı ilişkilerini izah edip, kamuoyunu bilgilendirmesi muhalefeti engeller:
Başbakan Erdoğan; Barzani ve Talabani'ye bir zamanlar kamyonlarla taşıdığını beyan ettiği yiyecek, giyecek vs yardımlarının kaynağını, kayıtlarını ve sebebini neden açıklamaz ki? Barzani ve Talabani yönetimine, Türk Halkına verdiğinden çok daha ucuza elektrik vermesinin sebeplerini neden izah etmez ki? Iraktaki Türkmen değil de ayrılıkçı Kürt bölgesine açılan, ayrılıkçı Kürtleri ihya eden gümrük kapılarımızın sebeplerini neden söylemez ki? Türkmenlerin maddi zenginliğe ve güce ulaşması kimleri rahatsız eder ki? Başbakan Erdoğan, Barzani ve Talabani ile neleri görüşmeyi neden istediğini ve neleri görüşeceğini neden saklı tutar ki? Barzani ve Talabani'nin Türkiye'de hangi şirketlerinin olduğunu, hangi yandaş Türk şirketlerinin Irak'ta Barzani ve Talabani yönetimiyle yakın iş ve işbirliği yaptıklarını, aracılarının kimler olduğunu neden açıklamaz ki?
Babasına dahi kefil olmayan Başbakan Erdoğan, El Kaide, Hamas gibi örgütleri ve küresel terörü finanse etmekle suçlanan Yasin El Kadı'ya neden kefil olduğunu niçin net olarak ifade etmiyor? Sadece, tekrar tekrar kefilim diyor! Kefil olduğu misyoner Yasin El Kadı'nın yakın ilişki içinde olduğu, Rabıta, El Kaide'nin kurucularından olan Wa'el Hamza Julaidan gibi kurum ve kişilerle ilişkisini ve ortaklığını neden açıklamıyor? Yasin El Kadı ile ortaklık kurmuş olan Zapsu, Fatih Saraç, Topbaş, Korkut Özal ve diğerleri ile ilişkilerini neden açıklamaz ki? Erdoğan'ın tanıyorum, kefilim, kendime inandığım kadar inanıyorum dediği; şimdi de CIA tarafından kullanıldığı iddia edilen Yasin El Kadı, örneğin; "Usama bin Ladin'i tanıyorum, Dick Cheney'i de tanıyorum" diyor. Erdoğan'da, yakın dostu, "hayırsever" Yasin El Kadı kadar samimi açıklamalarda neden bulunmaz ki? Topluma mal olmuş, Başbakanlık seviyesine yükselmiş, Cumhurbaşkanı adayı olan insanlar açıklayamayacağı şeyleri yapar mı? Yaptığı şeyleri saklar mı? Pişmanlık duyar mı? Değiştim der mi? Açıklayamayacakları şeyleri varsa, Cumhurbaşkanı adayı olma hakkını kendilerinde bulabilirler mi?
Başbakan Erdoğan; Afganistanda El Kaide'nin kurulmasına vesile olan, ABD ile SSCB arasındaki savaşın ünlülerinden olan, hakkında uyuşturucu ticaretinden, silah ticaretine kadar ciddi iddialar bulunan, meşhur BCCI tarafından finanse edilen, Stinger füzeleri kullanan Afgan mücahiti şeriatçı Gulbettin Hikmetyar ve Hizb-i İslam ile ilişkisini neden açıklamaz ki? Hikmetyar'ın Türkiye'de hangi şirket ve faaliyetlerinin olduğunu neden açıklamaz ki?
Başbakan Erdoğan; Avusturya'yı skandalları ile birbirine katan, islami hareketlere silah vb yardımları ile uluslararası alanda "islami hareketlerin hamisi" ünvanını kazanan, TWRA, El Fetih organizasyonlarının lideri olan ve Alman vb istihbarat raporlarına geçen Fetih El Hassanein ile Türkiye, Sudan ve uluslararası arenadaki ilişkilerini, başbaşa gizli görüşmelerini neden açıklamaz ki? Hassenein'in Türkiye'de hangi şirket ve faaliyetlerinin olduğunu neden açıklamaz ki? Kadim dostluk kuran; El Hassanein, Fethullah Gülen, Tayip Erdoğan arasındaki ilişkileri bilmek seçimde yardımcı olabilir.
Bütün bu sayılan isimler ile hangi siyasal islamcı vakıfların ve hangi mensuplarının hangi faaliyetlerinde birlikte hareket ettiğini neden açıklamaz ki? Uluslararası akredite olmamış hangi dinci vakıfların kanunlara aykırı olarak hangi uluslararası faaliyetlerde bulunduğunu neden açıklamaz ki?
Kendisi ve geçmişi ile hesaplaşamayanların cumhurun başkanı olmak istemesi hak mıdır? Batıl mı? Diğer gelişmiş ülkelerde, böylesi olaylar ve ilişkiler hükümeti düşürmez mi?
Kendisinin "halkı için var olduğunu" sık sık beyan eden Sayın Başbakan Erdoğan bunları samimiyetle açıklasın ve hep beraber bir kamuoyu yoklaması yapalım! O zaman, hep beraber görürüz, ampülün aydınlığını!
Bazılarınız, İstanbul Belediyesi, Kombassan, Yimpaş, Kayıp Trilyonlar, ülke pazarlaması, Putin-Berlusconi, Ofer, doğal gaz formülü ve dağıtımı, BOTAŞ, elektrik üretimi ve dağıtımı, kamu ihaleleri, özelleştirme ihaleleri, TMSF uygulamaları, imar yağması, kıyı yağması, turizm, görünmez holding vb gibi "icraatları" unuttuğumu sanmasın!
Yok! Yok! İşi "yılan hikayesine" çevirmeyelim. Sayın Başbakanımızı da kızdırmayalım! Gelin, biz en iyisi kısa bir reklam arası verelim!....
"Tehlikenin farkında mısınız?"
Tuncay Mollaveisoğlu
ALINTIDIR...
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
Çarşamba, Mart 18, 2009 - L Tipi hapishaneleri üzerine notlar
Yazıya hapishaneler ne işe yarar diye bir soru ile başlayalım. ‘Suç‘ işleyenlerin cezalarını çekmek için yapılan mekanlar olduğu cevabı herkesin ortak kanısı olabilir. Peki, insanları ‘suç‘ işlemeye yönelten nedenler yok mu? Elbette var. Temel neden sistemin ta kendisidir. Çünkü, sistem suç üretiyor, üretmeye devam ediyor. Bu ülkede milyonlarca insan açlık sınırında yaşıyor. Milyonlarca insan iş bulamıyor. Binlerce insan hiçbir sosyal güvencesi olmadan, kayıt dışı olarak çalıştırılıyor. Milyonlarca insan asgari ücretle geçinmeye çalışıyor. Diğer taraftan küçük bir azınlık karına kar katmaya devam ediyor. Uluslararası Yatırım Bankası Merrill Lynch ve Capgemini tarafından hazırlanan Dünya Varlık Raporu’na göre, Türkiye’de 50 bin dolar milyoneri var. Ama diğer yandan bu ülkede nüfusun büyük bölümü, açlık ve yoksulluğun pençesinde kıvranıyor. Uçurum dengeleri giderek derinleşiyor. Hükümet ise pembe tablolar çizmeye devam ediyor. Her gün yazılı ve görsel basında, kolluk güçlerinin yaptığı “operasyon”ları ve kaç kişinin gözaltına alındığını okuyoruz. Ama bu ülkede gerçek suçlular hakkında hiçbir zaman dava açılmıyor. Türkiye adeta dokunulmayanlar ülkesidir. Darbeciler, kendi yasalarını çiğneyenler yargı karşısına çıkarılmaz. Ama devlet, özellikle kendisinden olmayan herkese karşı amansız baskı uygular. Kısacası devlet bataklığı kurutmak yerine, sivrisineklerle uğraşmaya devam ediyor. Devlet durmadan yeni hapishaneler inşa ediyor. Türkçe alfabede yer alan bazı harflere göre isimler veriliyor. A, B, C, D, E, F, H, K, L, M, T ve özel tipte hapishaneler var. Yasalar değiştiriliyor, yenileniyor. Hapis cezaları iki katına çıkartılıyor. Yargı denilen mekanizma çok kolay tutuklama kararları veriyor. Hapishane koşulları ve ceza infaz sistemi zorlaştırılıyor. Ama ‘suç‘ işleme oranı giderek artıyor. Hapishanelerde tutuklu ve hükümlü sayısında bir rekor yaşanıyor. Hapishaneler tıka basa dolu. Mahkumlar kötü koşullarda ve sağlıklı olmayan ortamlarda yaşıyorlar. Basının yazdığına göre, Türkiye tarihinde mahkum sayısının 100 bine dayanması bir rekor olarak adlandırılıyor. Faşist cunta döneminde mahkum sayısı 79 bindi. Şu anda 60 bine yakın mahkum cezası kesinleşmeyen veya dava açılmayan mahkumlardan oluşuyor. Ceza alıp kamu işlerinde çalıştırılan veya cezaları ertelenen, para cezasına çevrilen kişiler, hapishanelerde olan mahkum sayısına dahil edilmiyor. Türkiye’de nüfusun önemli bir bölümü mahkemelik. Andaki durumda “terör suçları”ndan dolayı, hapishanelerde olan mahkum sayısı 5477. Hapishanelerde yaklaşık 93 bin adli mahkum var. Bu bağlamda söylenmesi gereken çok şey var. Devlet sürekli olarak esas tehlikenin “terör” olduğunun propagandasını yapıyor. Ama “terör” suçundan yatan mahpusların oranı %5 bile değil. Kaldı ki, devlet kendisinden olmayanı, muhalif olanı, resmi ideolojiyi savunmayanı, devrimcileri, sosyalistleri ve kısacası öteki olan herkese “terörist” damgasını vuruyor. Hapishanelerdeki ‘suç’ oranlarına bakıldığında esas tehlikenin ne olduğu ortaya çıkıyor. Hırsızlık, kapkaç, uyuşturucu, fuhuş, mafya, tecavüz vb. esas tehlikeyi oluşturuyor. Bu suç türlerini sistemin kendisi üretiyor. Balık baştan kokuyor. Sistem suç ürettiğine göre, esas tehlike sistemin ta kendisidir. Esas konumuza tekrar geri dönelim. Devletin en son inşa ettiği tecrit yuvaları F Tipi hapishanelerdi. F Tipi hapishanelerini, dönemin Adalet Bakanı ‘lüks otel‘ olarak tanımlıyordu. 19 Aralık 2000 tarihi Türkiye tarihinde unutulmayacak kara bir gündü. Devlet, ‘hayat dönüş’ adını verdiği operasyonda, aslında hayatı karartma operasyonunda 30 insan öldürüldü. 8 Yıl içerisinde, ölüm orucu vb. eylemlerde 122 insan yaşamını yitirdi. 600’e yakın insan Wernicke Korsakoff hastalığına yakalandı. Devlet, F tiplerinde tüm hızıyla tecrit ve tredman politikalarını uyguladı, uygulamaya devam ediyor. 5 Nisan 2006 tarihinde Av. Behiç Aşçı avukatlar gününde ölüm orucuna başladı. 22 Ocak 2007 tarihinde, Adalet Bakanlığı’nın yayınladığı ve idari engel çıkarılmaksızın her tutukluya, haftada 10 saat 10 tutukluyla bir araya gelme hakkı tanıyan 451-1 genelgenin yayınlanması sonucu, Behiç Aşçı ölüm orucunu bıraktığını açıkladı. Bu genelgeye göre, güya tecrit kaldırılmıştı. Mahkumlar ortak etkinliklere katılabilecek, sohbet amacı ile bir araya gelebileceklerdi. Ama değişen bir şey olmadı. Toplam 13 adet F Tipi hapishanesi var. Bakanlık genelgesi sadece 2 veya 3 F Tipi hapishanesinde uygulanıyor. Tecrit ve tredman politikaları sadece F tiplerinde uygulanmıyor. F tiplerinden sonra, L tipi hapishaneler inşa edildi. Birçok L tipleri açıldı. Birçoğunun inşaatı devam ediyor. İstanbul – Silivri’de açılan ve 10.000 kapasiteli L tipi hapishanesi, basına ‘Altın Kafes‘ olarak yansıtıldı. L tipleri, kimi uygulamaları ile, F tiplerini geride bırakıyor. F tiplerine ‘Lüks Otel‘ adını takmışlardı. L tiplerine de ‘Beş Yıldızlı Otel, Altın Kafes‘ olarak adlandırıyorlar. O halde biraz L tiplerini tanıyalım. L Tipinde 8 ay kalmış bir insan olarak bu satırları yazıyorum. ‘Beş yıldızlı otel’ olup olmadığına okuyucular karar versin. L tipleri yüksek güvenlikli hapishanelerdir. Devletin yeni gözde hapishaneleridir. L tipleri, Türkiye hapishanelerinde göz tanımada kullanılan, iris tanıma sistemi ilk defa L Tiplerinde uygulanıyor. Göz taramada biyometrik sistemler kullanılıyor. Kimlik bilgileri gözlere işlenmiş durumda. Ziyarete gelen her insan kayıt altına alınıyor. Göz bebeğinin etrafındaki renkli halkanın, yani irisin fotoğrafı siyah beyaz olarak çekiliyor. Her insan özgü bir iris tabakası var. Ziyaretçiler gözlerini bir okuyucuya göstererek içeri girebiliyorlar. Çıktıklarında da gözlerini okuyucuya göstermek zorundadırlar. L tiplerindeki tüm koğuşlar 24 saat kameralar ile izlenmektedir. F Tiplerinde mahkumların kaldığı koğuşlarda kamera yok ama L Tiplerinde hem koğuşta, hem de havalandırmada kamera var. Mahkumların her hareketi 24 saat izleniyor. Cezaevine ilk girişte, insanlık onuru ile bağdaşmayan uygulamalar sırayla başlıyor. ‘Terör suçlusu‘ damgası vurulmuşsa, Jandarma ve gardiyanlar nezdinde, ayrı bir uygulamaya maruz kalıyorsunuz. X-Ray cihazından geçmeniz yeterli görülmediği için, tüm elbiseleriniz çıkarılıyor. Tüm elbiselerin çıkarılması yeterli görülmediği için, ağız içine bakılıyor ve birkaç defa çömelip kalkmanız isteniyor. X-Ray cihazının üzerindeki yazı hemen dikkat çekiyor. “Görev esnasında gösterilen merhamet, vatana ihanet ile eşdeğerdedir.” Bu yazı, yapılan muamele hakkında ipuçları veriyor. Koğuşlar 21 kişilik. Tekli odalar ve hücreler de var. Koğuşların kamera ile izlenmesi yeterli görülmediği için, ayda bir defa arama yapıyorlar. Yapılan esasında arama değil, ortalığı dağıtmaktır. Aramadan sonra dağıtılan ve yerlere saçılan eşyalarınızı yeniden yerleştiriyorsunuz. Sayıma geldiklerinde bile, odalara bakıyorlar. Günde 2-3 defa sayım yapıyorlar. Sayıma gelmeden önce anons ile duyuru yapıyorlar. Sayımda sıraya dizdirip sayı saydırıyorlar. Merkezi anons sistemi var. Her koğuşta bir tane hopörler var. Hopörler cihazının dinleme aleti olarak kullanıldığı da söyleniyor. Sabahtan anonslar yapılmaya başlanıyor, gece yarılarına kadar devam ediyor. Mahkumları ilgilendiren anonsların yapılmasının anlaşılır bir yönü var. Fakat personel ile ilgili yapılan anonsların, mahkumları ilgilendiren bir yönü yok. Bu bağlamda yapılan bilinçli bir uygulama var. Uygulamanın adı, mahkumları sürekli rahatsız etmeye yöneliktir. Çünkü, mahkumların duymasını istemedikleri anonsları personel için yapabiliyorlar. Haftada bir defa kantin yazma imkanı var. Kantinde satılan eşyalar, dış piyasa ile karşılaştırıldığında çok pahalı. Mahkumun siparişini verdiği eşyayı beğenme ve seçme imkanı yok. İstenilen her şeyde, kantinde satılmıyor. Kantinde radyo satılıyor. Ama radyo hiçbir işe yaramıyor. Cep telefonlarının çekmemesi için sinyal bozucu sistem var. Radyonun çalışmadığı bilindiği halde mahkumlara satılıyor. Amaç para kazanmak olunca, radyonun çalışıp çalışmaması önemli değil onlar açısından. Cezaevinin bina yapısı öyle yapılmış ki, duvarlar ses geçirmiyor. Koğuşta en ufak bir tıkırtı yankı yapıyor. Televizyonun sesini anlayamıyorsunuz. Musluktan akan su, dolapların açılıp kapanması, tuvalette sifonun çekilmesi, iki kişinin konuşması büyük bir gürültüye yol açıyor. Düşünebiliyor musunuz, koğuşta yapılan her hareket yankı yapıyor. Mahkumlar, günlerce değil, aylarca değil, yıllarca yankı yapılan bir ortamda yaşıyorlar. Hapishanede keyfi uygulamalar en başta geliyor. Derdinizi sözlü anlatmanın imkan ve olanağı yok. Meramınızı ancak dilekçe yazarak anlatabiliyorsunuz. Kimi dilekçelere hiç yanıt verilmez. Kimi dilekçeler çöpe atılır. İlgili makamlara yazılan dilekçeler gönderilmez. Cezaevi savcısı ile görüşmek için dilekçe veriyorsunuz. İkinci müdür, dilekçe sahibini hemen çağırıyor ve savcı ile neden görüşmek istediğini soruyor. İkinci müdür gerekli görürse, savcı ile mahkumu görüştürüyor. Cezaevindeki uygulamalar hakkında, infaz hakimliğine dilekçe yazıyorsunuz. Müdür yine mahkumu çağırıyor ve gerekli görürse dilekçeyi gönderiyor. Yasal hakların kullanılması bile engelleniyor. Hapishanede sadece belirli Tv kanallarını seyretme imkanı var. Bu kanallarında ayarı bozuk. Hemen hemen hepsi karıncalı bir görüntü veriyor. Belgesel kanal yok. Yabancı sinema kanalı yok. Haber kanallarının bir bölümü yok. Tv yayını gece belirli bir saatten sonra kesiliyor. Haftalık sınırlı olarak sıcak su veriliyor. Çoğu zamanda arıza olduğu gerekçesiyle sıcak su verilmiyor. Musluk suları saatlerce kesiliyor, tuvaletler kokuyor vb. Temizlik maddeleri koğuşlara verilmiyor. Temizlik maddelerine ihtiyacınız olduğunda, zile basıyorsunuz, gardiyan mazgalı açıyor, mazgaldan bir bardak uzatıyorsunuz, bardağa temizlik maddesi dolduruluyor. Tabii ki bir bardakla lavaboları, tuvaletleri ve diğer yerleri temizlemek mümkün değil. F Tiplerinde olduğu gibi, L Tiplerinde de, elbise konusunda bir kota uygulanıyor. Malum renkler; yeşil, kırmızı, lacivert yasak. ‘Terör suçlusu‘ damgası vurulmuşsa, işler iyice karmaşık bir hal alıyor. Diğer adli mahkumlarla aynı haklara sahip değilsiniz. Aynı infaz sistemine tabi değilsiniz. İçerde ve dışarıda, siyasi mahkumlar için özel yasalar uygulanıyor. L Tiplerinde de esasta uygulanan tecrit ve tredman politikasıdır. Mahkumlara dayatılan tecrit, keyfi uygulama, mantıksız yasaklar, direnç olmayınca uygulanmaya devam edecektir. Yemekler, zorunlu kalınmazsa yenilecek gibi değil. Uzun vadede çeşitli sağlık sorunlarına yol açacak şekilde katı yağ ve çeşitli yoğun baharatlar kullanılıyor. Verilen yemeklerin çoğunluğu patatesten meydana geliyor. . Yemek için kullanılan çatal, bıçak, kaşık, kepçe, bardak vb. şeyler plastik malzemeden oluşuyor. Sıcak içecek için kullanılan plastik bardakların, kanserojen madde içerdiği söyleniliyor. Haftada sadece iki gün ) mektup gönderme hakkımız var. Mektuplar yerine geç ulaşıyor. Mektuplar kayboluyor, kaybediliyor. Gelen mektuplar zamanında verilmiyor. Şimdi UYAP var, (Ulusal Yargı Ağı Projesi) Gelen ve giden mektuplar bilgisayara kaydediliyor. Gerekli gördüklerinde, gelen ve giden mektupların birer kopyası alınıyor. Hasta olduğunuzda dilekçe yazıp revire çıkmak istiyorsunuz, ama revire çıkmak bir mesele. Revire çıkış günleri bloklar arası çeşitli günlere ayrılmış bir şekilde sadece hafta da bir gün gerçekleşiyor. Onun dışında revire çıkmak imkansız. Revirdeki doktor, mahkumlara ancak bir dakika ayırabiliyor. Mahkumlara istenilen ölçüde sağlık hizmeti verilmiyor. İlaçlar günlük olarak dağıtılıyor. Dağıtımın belirli bir saati yok. Öğlene doğru veya öğleden sonra ilaçlar veriliyor. Sabah almanız gereken ilaçları vaktinde alamıyorsunuz. Doktorun yazdığı ilaçlar ancak dört gün sonra geliyor. Sağlık sorunu olan mahkumların bırakın iyileşmesini bir yana, sağlık durumları giderek kötüleşiyor. Koğuşun lambaları sabaha kadar yanıyor. Sadece yatılan odaların lambaları kapatılabiliniyor. Prizle çalışan; tv, semaver, ketıl ve buzdolabının elektrik paraları mahkumlardan alınıyor. Elektrik parası ödenmediği takdirde, elektrikler kesiliyor. L Tipinde kötü muamele ve dayak var Evet yanlış okumadınız, L Tipinde mahkumlara dayak atılıyor ve kötü muamele uygulanıyor. Bu satırların yazarı mahkumların dövüldüğünü gördü. Bu tespit sadece alınan kimi duyumlardan ibaret değildir. L Tipinde dayak atma ve kötü muamele uygulama timleri var. Mahkumlara atılan dayak ve uygulanan kötü muamele, bizzat cezaevi yönetiminin kararı ile yapılıyor. Dayak timinin başında S. Adlı gardiyan var. Koğuşlarda adli mahkumlar kavga yapıyor. Gardiyanlar haksız ve suçlu olduklarına inandıkları mahkumu, koğuştan çıkarıp ara koridora götürüyorlar. Ara koridorda kamera yok ve mahkuma gereken ders veriliyor!! Oysa cezaevinin disiplin kuralları var. Kuralların işletilmesi yerine, dayak atma ve kötü muamele tercih ediliyor. L Tipinde yatan her mahkumun, bu uygulamadan haberi var. Adli mahkumlar bu uygulama karşısında sessiz kalıyor, suç duyurusunda bulunanların dilekçeleri de savcılığa gönderilmiyor. L Tipinde 8 ay kalmış bir insan olarak, bu yazıyı yazdım. Yazdıklarım içinde eksiklikler vardır, fazlası yoktur. Tecrit ve tredman politikaları sadece F Tiplerinde uygulanmıyor. Artık L Tiplerine de gözlerin çevrilmesi gerekiyor. Kimi uygulamaları ile L Tipleri, F Tiplerini geride bırakıyor. Görüldüğü gibi L Tipleri “Altın Kafes, beş yıldızlı otel” değildir. L Tipleri de, F Tipleri gibi birer tecrit yuvalarıdır. Peki ne yapmalı? Her mahkum yaşadıklarını mutlaka yazmalı ve kamuoyuna duyurmalıdır. Maruz kalınan kötü muameleye karşı, mutlaka hukuki yollara başvurulmalıdır. Mahkum olmak ve Türkiye’de hapiste yapmak zor bir iştir. Özgürlüğün sınırlandırılması tüm insani haklarımızın ortadan kaldırılması anlamına gelmiyor. Hapishaneler dış dünyadan soyutlandığımız, yalnızlaştırılmaya çalışıldığı mekanlardır. Bu yalnızlaştırma çabasını tersine çevirebilir mahpuslar, çevirmelidir de. Su vermek nasıl çeliği sertleştiriyorsa, hapishanede mahkumu sağlamlaştırır. Türkiye’de ve dünyada ne çok acılar yaşanıyor. İnsan bunlara kayıtsız kalabilir mi? Her insan tek başına güçsüzdür, ince bir çubuk gibidir, ama eğer bu ince çubuklar birbirine sıkıca bağlanırsa, hiç kimse ortaya çıkan süpürgeyi, her türlü pisliği süpürmekten alıkoyamaz. Ne yazık ki, beden ödenmeden, acılar yaşanmadan, mücadele etmeden, karanlıklar aydınlanmıyor. Geçerken günler düşmana inat yıkılmamalı insan. Esas mesele bu. Temmuz 2008 Mehmet Desde Tire hapishanesi Not: Bu yazı 29. 12. 2007 tarihinde, Alanya L Tipi Hapishanesinde yazıldı. Temmuz 2008 tarihinde yeniden gözden geçirilerek güncelleştirildi.
ALINTIDIR.
|
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|
Hakkımda
Kader mahkumlarının sesi.Umutları,üzüntüleri,özlemleri,aşkları, yaşadıkları her anı paylaşabileceğiniz özgür ortam..Belki babanız, belki eşiniz ya da kardeşiniz..Onlardan gelen bütün haberleri artık burada paylaşabileceksiniz.
Kategoriler
Arkadaşlarım
Oyum ben seyit özbey Blogcu Yardım taurus79 masumdeliyim
|